Salı, Temmuz 3, 2007 - orian takımyıldızı ve gözler
şimdi diyelimki orion takımyıldızı bizden bu kadar uzakta ama biz bu kadarcık yakındayken bunun kıymetini bilemeyecek kadar salağız..bunu anlamak mümkün..diyelimki boş ekranlarda uçsuz bucaksız ormanlardaki kadar huzur arıyoruz bunu da anlarım...diyelimki kendi egomuzu yücelttiğimiz kadar ötekine saygımız yok...bunu da anlarım...diyelimki her türden açlığımızı doyurmak için olmadık insanlık dışı katliamlar yapıyoruz...bunu bile anlayabilirim...ama bir çift göze bakarken içindeki yalanı anlamakta neden zorluk çekiyorum işte bunu hiç anlayamam...oysa dünyanın zaten yalandan bir kale yıkıntısı olduğunu benden iyi kim bilebilir..nedense buna şaşırma çocukluğunu hep yapadurmak artık bütünlüğümü bozmaya başladı...oysa açık düşünmeye bu kadar susamış bir insana yapılabilecek en rezil şey değil midir onu yanıltmak...yani gözlerine sahip çık...yalan dolan girmesin...girmesinde kim olduğunu anlayabilelim...yanıltma bizi hele kendini hiç...biz affedici olacak kadar seni düşünemeyebiliriz..ama sen kendini affedemeyecek kadar kendini düşünmelisin...yoksa ben sana ne kadar sahip çıkabilirimki...kendime bile sahip çıkmaktan acizken...kendimi bile tüm dünyanın devasa yalanlarından korumak için nelerle avutuyorum bir bilsen...bilsen belki yardıma koşarsın da bende kendimi toplarım biraz...yoksa bu kimseye hiçbirşey kazandırmayacak bir iş olur...sadece olan birşey olur işte...bir oluş hali sadece...amaç yada güzellikten yoksun bir süreç...neye yarar...diyorumki sadece içindekini anlat...sadece kendini anlat taklitsiz...yalansız...bırak kötü olsun bırak rezil olsun bırak çirkinlik desinler ve hatta çirkin olsun ama sen ol.... sen....inan seni tanırım...bende biraz öyle değilmiyim....
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
Cuma, Hazirane 22, 2007 - iyileşmek ve doğum
şimdi anlatma zamanı.... işte nihayet sonundayız,şimdi karar zamanı. ya tüm hayatını değiştireceksin ya da giderken götüremediklerine üzüleceksin. ki bende ancak buna üzülürüm. başka üzülecek birşeyimiz yok. saygı ya da sevgi gibi salak işlerin peşinde olmadığımıza göre,hangi bedende ya da ruhta yaşadığımızı henüz bulamadığımıza göre... sana ya da bana ancak şöyle yardımcı olabilirim.... bilginin aslında bir bok olmadığını tüm işleri çözebilecek yöntem gücüne ulaşınca anlayabiliyor insan. o zamanda bilginin bir önemi kalmıyor,değeri var oysa. yani kullanım değeri.değişim değeri değil.... yalnızlığını sonuna kadar yenemeyeceğini bil... bunu yapamadı hiç bir fani. yani hiçbir şey sonuna kadar yokolmuyor.... tersi de öyle yani nefret ya da kin ya da tüm kötü düygular... sonuna kadar yokolmuyor...yoketmeye de gerek yok.... birazı kalsın hafıza için iyidir,geri dönüşlerde yol haritası olur onlar. aslında bu yazının başlığı doğum olmalıydı.hatta olsun şimdi...değiştirmek istiyorum ve değiştiriyorum....tam zamanında yani tam saatinde bir doğumdan daha güzel ne olabilir ki.ne erken ne de geç.... işte tam burada doğacak olanın dışarı çıkmamak için bir direnişi oluyor. zira eski yeri çok güzel,en azından bildik bir yer,doğunca yapacağı ilk şey ağlamak. ana karnından dışarı çıkmak acı demek,yani doğmak,büyümek hele hele gelişmek tam bir acı... öğrendiklerimizle acılarımız kardeşti hep... öğrenme ve gelişme acıyla birlikte oluyor. acısız gerçek bir öğrenme yaşadığımı ben anımsamıyorum. acıya katlanmak isteği olmaz. hiçbir mantıklı insandan bunu bekleyemeyiz. yani sen doğacaksın o yüzden bu acıya katlan diyemeyiz birine. çünkü doğarak ne olacağının farkında olmadığı için onu çekici bulup doğumun acısına da katlanamaz,yani bu bilinci oluşmaz. o yüzden doğum anında bir ebe gibi yardımcı olunabilir. yoksa ona boş laf anlatmak adı iüstünde boş olur... yorucu olur... yoruluyorum ve kendi kaderimi gördüğümden beri büyüyen bir yorgunluk ve olanaklar dünyası açılmış durumda. o kadar çok olanağım ve o kadar çok yorgunluğum var ki.. ikisi eş... o yüzden yorulmamak için çalışmam anlamsız,buna uğraşmayacağım. biliyorum çok yorucu,bıktırıcı.. ama başka çarem yok... gidip salak işlerle uğraşamam.... yani güzel kardeşlerim,zamanı gelmişse ki siz bunu herkesten daha iyi bilirsiniz,bileceksiniz,artık ok yaydan çıkmıştır,dönüşü olmaz...anlamlandırmaya çalışmak da sizi yorar... ki beyni yoran iki şey var bununla bağlantılı bu olay... biri geçmişin yükleri diğeri geleceğin korkusu,umudu,beklentisi filan... ikisi de birbirinin devamı... eğer beyninin içine etmek istiyorsan geçmişi ve geleceği düşün.. şu anda kalma.. o zaman beş milyon yılın yapamadığını yapmış olursun yani beyninin tüm gücünü mahvetmiş olursun... düşünsene beş bin yıldır herşey onun hizmetinde ama sen iki düşman salmışsın üstüne anasını belliyorlar beyninin.... kolay gelsin... buradan çıkabilirsen (ki ben yardımcıyım) o zaman güzel muhabbetlerimiz olabilir.... bekliyorum yine.. beklemek sıkıcı mı...evet biraz ama beklerken klarnet çalıyorum biraz diniyor....
|
|
Yorum (4) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
Pazar, Hazirane 17, 2007 - HİÇİN PARÇALANMASI
Bütün bu olanlardan sonra eski sevgilime bir mektup yazmak istedim. O’na isteyip de bir türlü söyleyemediğim ne kadar söz varsa hepsini birden söylemeliydim. Mansur’la yaşadığım deneyimlerin verdiği cesaretle ne fazla ne de eksik....yazmalıydım. Belki şu an yanımda olsa daha önceki zamanlar gibi susmaz ne anlatmak istiyorsam anlatırdım... Ona yazdım “Belki sevgisizde yaşarım diyorsun ya bazen. Oysa seni sevgisizlik öldürür. Aşklarla doğrulanır senin kalbin. İşte bu yüzden, seni istediğin gibi sevemeyen birine acı çektirmek için seviştiğin için, belki de ilk kez sevişmek bu denli kirleniyor. Ne garip bir çağ bu. Ne garip bir zaman. İnsanlar birbirlerini mahvetmek için sevişiyorlar artık. Birbirlerini dipsiz bir boşluğa atmak için. Her katilin içinde üşüyen bir çocuk vardır. Onun da var. O belki bir yalancı belki seni sevmekten umudu keserse yalanlara tapacak. Sevgiyi ararken imkansızlığa batmış bir gece yarısı kovboyu o. Hepsi senin teninde birleşiyor bu gece. Kaybettiği öyküsünü, yitirdiği çocukluğunu teninde açtığı yaralarla arıyor. Belki de öyküsünü ya da yitirdiği çocukluğunu aradığı falan yok. Onun geri gelmeyeceğini içten içe biliyor. Aradığı, bulmak istediği yok. Sadece çok üşüyor o. Ona içini ısıtacak bir gecelik sahte bir öykü, kalbini donmaktan kurtaracak ödünç bir çocukluk gerekiyor. Bir gecelik... O çoktan umudunu kesmiş kendisinden. O artık başka umutların, başka çocukluk düşlerinin kayıp düşmanı. O sevmiyorsa kimse sevmemeli, o bağlanamıyorsa kimse bağlanmamalı. Şehir böyle insanlarla dolu artık. Herkes birbirinin sevgisine düşman. Herkes birbirinin bahtiyarlığına düşman. Aşk, kimsesiz bir sokakta kalmış gibi. Sayıklamaktan usananlar güzel bir şiir yazmasını öğreniyor. Sayıklamaktan usananlar kelimelerden yarattıkları büyünün arkasına saklanıyorlar. Kimse onlara gerçekten dokunmasın diye. İnsanlar arasındaki uzaklık artıkça, sevgi çekildikçe aradan, o büyük boşluk açıldıkça, geceler uzuyor ve geceler anca seksle doluyor. Severek, sevdikçe derinleşerek değil. İnsanlar sevemeyince, sevgisizliğin açtığı o dipsiz boşluğa düştükçe, bu boşluktan çıkabilmek için sekse tutunmaya çalışıyorlar. İnsanlar sevmeyi unuttukça; sekse, o kötü krallığa tapıyorlar. Birbirlerinin yüreklerine inemedikleri için, tenlerinde ölümcül yaralar açıyorlar. Çünkü tenin altı ürkek kalptir. Tenin altı yaralanmış çocukluktur. Sevmeden sevişmek tende derin boşluklar bırakır. Bu boşluk üşütür çocukluğumuzu ve ürkek kalplerimizi. Ne yaşarsak yaşayalım, çocukluğumuza ve alnımıza yazılır. İnsanın yüzünde en kutsal yeri alnıdır. Her şey gelip oraya konar. Şimdi gecenin bir yarısı alnıma bakıyorum, oradan gözlerime, sonra dudaklarıma iniyorum. Yüzüme bakarken içim bir an tepeden tırnağa korkuyla titriyor. Herkese yalan söyleyebilirim, ama yüzüme asla. O çok güvendiğim kalbim herşeyi saklayabilir. Ruhum yalnızlıktan ve yalandan ölebilir. Kalbime kalsa herşey gizli kalabilir. Ama yüzümden saklayamam yaşadığım hiçbir şeyi. Ne kadar ölmüşsem, ne kadar öldürmüşsem hepsi yazılır yüzüme. Bu yüzden yaşayıp yaşamamam gerektiğini ben hep yüzüme bakarak hissetmeye çalışırım. Sabah uyanır uyanmaz aynaya bakarım, yüzümdeki ifadeye, yüzümdeki masumiyete. Gözlerimin içinde kötü, karanlık ışıklar ararım. Bence herkesin derdi bu olmalı. Herkes sabah uyanır uyanmaz yüzüne bakmalı. Yüzündeki ışıklara, gölgelere, korkulara, şeytanlara, meleklere bakmalı. Çünkü ne kadar akıllı olursak olalım, ne kadar saklamaya çalışırsak çalışalım, yaşadığımız herşey yüzümüze yazılıyor. Bu korkunç acı, ama korkunç güzel birşey. Korkunçluğun ve güzelliğin birbirine bu denli yakıştığı bir başka yer daha düşünemiyorum. Gözlerimizdeki ışıktan başka neyimiz var. Çünkü gözlerdeki ışığa estetik yapılamaz. Kötülük bulaşmamışsa insan yüzüne bir şey yapamaz. Herkes nasıl bu hayattan sorumluysa, yüzüne karşı öyle sorumludur. Ya da yüzüne karşı nasıl sorumluysa insan, hayata karşı öyle sorumlu olmalıdır. Biliyor musun? Son günlerde ben bildiğim her şeyi unuttum. Okullardan ve kitaplardan ne öğrendiysem hepsini unuttum. Neye dokunsam ürperiyor içim. Durmadan yitirmekten olsa gerek. Kime dokunsam kanıyorum. Kimi dinlesem içime kapanıyorum. Kandırmıyor hiçbir söz. Hiç bir cümle avutmuyor içimi. Öyle acımasız, öyle hoyrat ki yaşadığımız herşey, neye umutlansam olmamışa dönüyor. Kim anlar ki. Belki içimdeki bu karşılıksızlığı ancak ve ancak olmayan bir tanrı anlar. Ne demektir bilir misin sen? Olmayan bir tanrıya her akşam dua etmeyi, yakarmayı bilir misin sen. Yastığa dökülürken gözyaşlarım. Ve gökyüzünden, sımsıcak bir elin odama dek gelip, acılarla yanan yüzümü serin bir nefes gibi okşayacağını beklerken nasıl utandığımı, bilir misin? Ben her sabah kalkar kalkmaz yüzüme bakarım. Gözlerimdeki ışıklara. Yüzümde iyilikten ne kalmışsa ona bakarım. Bu ülkede ve bu dünyada sevgi giderek azalıyor. Sevgiyi yitirenler masum çocukları aldatmaya ayarlanmışlar. Tenine sahip çık. Tenin altı ürkek kalptir, tenin altı yaralanmış çocukluktur. Sevmeden sevişmek tende derin boşluklar bırakır. Bu boşluk çocukluğunu ve örselenmiş yüreğini üşütür. Ne yaşarsak yaşayalım alnımıza yazılır. Ben her sabah yüzüme bakarım.” Bana herşey serbest,bu dünya benim için. Ye ,iç,gez,dolaş
|
|
Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
Cuma, Hazirane 15, 2007 - BULUŞAMAMA
Sana ne anlatabilirim ki dedi. Haklıydı belki. Ondan her şeyi özetlemesini istemek gibiydi yaptığım. Yüzyıllar sonraki bir konuşma olmasa aramızdaki belki ona haksızlık yapmış olurdum. Bunu benden iyi biliyordu o,zaten onun yanında kendimi bir hiç gibi görüyordum. O bu duygumu anlayıp bana yol gösterinceye kadar da kendimi öyle görmeye devam ettim. Kendimi kaybetmiş bir vaziyette her şeyi yeniden toparlamaya çalışıyordum. Bütün hayatım neredeyse yok olmuştu. Benliğimi oluşturan ne varsa birer birer anlamsızlaşmıştı. Paramparça olmuştum. Yardım edecek güçde birinin olmadığını da biliyordum. En çok da bunu bilmek üzücüydü. Benim gibi her şeyi bildiğini sanan birine kim yardım edebilirdi ki. Hayatım boyunca bilginin peşinde koşmuştum ve inanılmaz bir şekilde bildiklerimin bir işe yaramadığını görüyordum. Bilginin verdiği sahtekarca küstahlıkla insanları etkilemeye çalıştığımı iyi biliyorum. Bilgiyle donanmamış olanları etkilemeye çalışırken,insan alçaldığını hissediyor. Yıllarca, bunu yaptım. Bazen sadece sözle,bazen eylemle,davranışla. Buna nasıl katlandığımı,nasıl bir körlüğün içinde olduğumu anlayınca o insanlardan çok kendime acıdım. Acınacak bir durumdu bu. Daha sonra sırf bu nedenle kendine acımanın da bir kaçış olduğunu öğrendiğimde yine dumura uğradım. İşte onunla böyle bir zamanda karşılaştım. Aslında yine bilgi peşinde yorgun düşmüş olduğum bir zamanda karşıma çıktı. Onunla her buluşmamızda hayatımın anlamsızlığını hissettim. Bu yüzden beni çok kızdırıyordu,ama ondan kopamıyordum aynı nedenden ötürü. İstesem de olmuyordu. Her buluşmamızda beni çileden çıkardığı halde yine dönüp dolaşıp onu aramaya çıkıyordum. Çok yorulmama rağmen beni hep şaşırttığı için ilgim hep diri kalabiliyordu. Anlatacaklarım onunla buluşmalarımız ve birlikte yaşadıklarımızdır. Değer verdiğim,ben işte bunlar için yaşıyorum dediğim ne varsa hepsi ya anlamsızlaşıyor,ya da başkalaşıyordu. Hayatın sırrı ve neden yaşadığımıza dair bütün bildiklerim onun yanında anlamını yitiriyordu. Ona da bu yüzden kızıyordum zaten. Benliğimi oluşturan beni ben yapan ne varsa hiçbiri sorgudan muaf kalmıyordu. Bildiğim doğrular çöküyordu,hoşlanmıyordum. Onu gördüğümde yorgundu. Yolun kenarında kollarını dizlerinden aşağıya sarkıtmış oturuyordu. Bu halde orada öylece oturmuş birinin hayatımı bu kadar etkileyeceğini tahmin edemezdim. Tanımıyordum. Selam verdim. Uzaktan beni gördüğünü biliyorum. Buna rağmen beklemiyormuş gibi başını kaldırdı,bir süre yüzüme baktıktan sonra “merhaba” dedi. Hiç kimseden farklı bir durumu ya da görüntüsü yoktu. Sıradan,her yerde görülebilecek bir tipi vardı. Orta yaşını çoktan geçmesine rağmen diri bir görüntüsü vardı. Yorgun göründüğümü söyleyerek yanına oturabileceğimi anlatmak istercesine biraz toparlandı. Oysa yürümek istiyordum. Hiç de yorgun değildim,aksine onun yorgun olduğunu sanıyordum. Tam yanından geçerken oturmaya karar verdim ve oturdum. Nereye gittiğimi sordu. Aslında bir yere gitmiyor,sadece bulunduğum yerden ve zamandan uzaklaşmak istiyordum. Ona da böyle söyledim. Hiç şaşırmadı. “Seni ta uzaktan gördüğümde bunu anlamıştım” dedi. Buna ihtimal vermiyordum ama yine de nasıl anladığını sordum. “Çünkü bir yere giden insan böyle yürümez,sen gitmemek için yürüyorsun,gitmek istemediğini saklamak için yürüme işini kullanıyorsun”dedi. “Yine de gidiyorum ama” dedim. Bunun bir hayal olduğunu,kendime saygımı yitirmemem için böyle yaptığımı söyledi. “Yürümesen kendine saygın kalmaz,yürüyerek bir yere gidiyormuş gibi yapmak benliğinin parçalanmasına bir çare olarak görünüyor sana. Ama bu yüzden benliğin dağıldı zaten,bütün hayatın yol alıyormuş gibi yapmakla geçmedi mi?” Haklıydı ama bunları neden bu kadar küstahça söylüyordu,üstelik beni tanımadan nasıl kolaycacık bilmişti. Önce tedirgin oldum,bu yüzden sözlerinin doğruluğunu inkar bile edebilirdim. Fakat sustum ve bekledim daha neler söyleyeceğini merak ediyordum. Konuşmadan bir süre bekledi. Birlikte yürüyebileceğimizi söyledi. “Olur” dedim. Anlaşılan sormadan konuşmaya niyeti yoktu. Biraz oturduktan sonra kalkmamı işaret eder gibi kalktı ve birlikte yola çıkmış olduk. Nedense hiç sebep yokken onunla yola çıkışımızın yıllar süreceğine ilişkin bir kanı belirdi içimde. Yanında yürürken hem tedirgin hem de rahat olduğumu hissettim. Aslında bir yere gitmek istemediğimi nasıl anlamıştı. “Sence bir yere gitmek istemiyor muyum?” dedim. “Elbette ki hayır,neden gidesin ki, insanın gittiği yere kendisini de götürdüğünü bilemeyecek kadar aptal birine benzemiyorsun. Sor bakalım kendine, nereye gittiğini biliyor musun?” Gerçekten bilmiyordum ama sebeplerim var,bilmek zorunda mıyım ayrıca,diye düşündüm. Bunları ona da söyledim. Bana hak verdi ve devam etti. “Yorulmaya hakkın olmadığını bilmelisin,bir yere gitmeyen yorulmaz,çünkü gitmenin ön şartı yolcu olabilmektir,sen yolcu değilsin. Bu açıdan insanlar ikiye ayrılırlar. Yolcular ve yürüyenler. Sen bir yürüyüşçüsün. Yolcu olmadığın her halinden belli.” “O yüzden mi yorulmaya hakkımın olmadığını söyledin” dedim. Bana dönerek alaylı bir ağızla zeki olduğumu,kendi zekamın farkında olduğumu söyledi. “Yolcu ile yürüyen arasında yorulmak açısından bir fark olmaması gerekir,her ikisi de sonuçta belli bir yol almış olmuyorlar mı?” Sorumu çok iyi anladığını biliyordum. Ancak bu doğru soru muydu onu tam olarak bilemiyordum. “Evet doğru soru bu işte” diyerek devam etti. “Her ikisi de aynı yolu almış olsalar bile biri nereye,neden,nasıl gideceğini bildiği için yorulmayı hak eder ve yorulur,diğeri ise bunlarla ilgilenmediğinden aldığı yolun anlamını bilmez, yorulmayı da hak etmez,ama yine de bir yorgunluk duyar,onun bu yorgunluğu dinlenerek geçirmesi de mümkün olmaz. Çünkü gerçekten yorulmamıştır. Yolcu ise yorulmayı hak eder ve bu yüzden gerçekten dinlenir. Oysa ikisi de aynı yolu almış olabilirler,şimdi bizim yaptığımız gibi.” Sorumun tam yanıtını almıştım,hiç kaçamak yapmadan,benim düşüncelerime aldırış etmeden söyleyeceğini söylüyordu. Dolandırmadan,ne sordumsa onun yanıtını veriyordu. Sözlerinin anlamından dolayı değil ama bu sözleri söyleme biçiminden dolayı inandırıcı buldum söylediklerini. Bunu ona da söyledim. “İkisini ayıracağını biliyordum,sana bir yürüyüşçü olduğunu söylemiştim, sözlerimin anlamını daha sonra düşüneceğini de biliyorum. Şimdi ne söylediğime değil nasıl söylediğime bakıyorsun. Alışkanlığın böyle,biçimle içeriğin ayrılmaz bir bütün olduğunu bildiğin halde,ikisini bütün olarak algılayamıyorsun. Şimdilik buna imkan da yok zaten,çünkü sen henüz bir yürüyüşçüsün.” Birden ondan ayrılıp yalnız devam etmek istedim,fakat tam olarak ne konuşmak istiyorsam onun üzerine konuşuyordu. Uzun bir entari giymişti,haki renkli eski bir elbise. Sırtında küçük bir çanta ve çantanın uzun ipini sol eliyle tutuyordu. Biçimsiz uzamış sakalı,ince yüzüyle günlerdir güneşin altında kavrulmuş bir havası vardı. Yürürken bir ahenk, bir hava yaydığını fark ettim. Bana döndü. Bırakıp gitme isteğimi fark etti sanırım. Bunu anlayışla karşılayacağını biliyordum ama sormak istediğim sorular gitmemi engelliyordu. Kim olduğu,ne yaptığı,beni hiç tanımadığı halde nasıl böylesine isabetli yorumlar yaptığını,bunun bir sırrının olup olmadığını... “Kimsin sen?” diye sordum. Soruyla birlikte başka bir anlam daha çıkmıştı ağzımdan. Bu anlamı ikimiz de fark ettik, kızgınlık ve şüphe içeriyordu. Gülümsedi. “Önceden sade bir yolcuydum, fakat şimdi bir yolyapanım. Ben yolcular için yol yaparım,onların kullanması için...yolcunun gideceği yere gidebilmesi benim yolu yapmama bağlı.” Adını sordum “Mansur dedi.” Bahsettiği şeyin üstünde yürüdüğümüz yol olmadığı açıktı ama bu ne demekti? Bana bunları anlamanın kolay olmadığını,benim gibi bilgi peşinde ömrünü harcayanların ise özenle yaklaşmadıkları taktirde bunları anlamalarının daha da zor olduğunu,çoğu kez hiç anlamadıklarını, söyledi.” Yürürken sürekli ona doğru bakmaktan boynum tutulacaktı. Ama kendimi alamıyordum. “Başka bir hale geçmek ne demek? ” diye sordum. Kahkahayla gülmeye başladı,bu şekilde gülmesi sinirlerime dokundu. Alaycıydı. “Bunlar için erken,senin yıkanman,toparlanman lazım önce. Bilginin sana verdiği büyüklük hissinden kurtulman lazım. Bu ham halinle belki anlarsın ama işe yaramaz.” Mansur benim bilmediğim bir öğretinin diliyle konuşuyordu. Farkına vardığımda sorduğum soruların ne kadar salakça olduğunu da anladım. Biz konuşurken hava kararmış akşam olmuştu. Artık yürümemiz mümkün değildi. Acıkmıştım,yorulmuştum. Mansur, oturmamızı söyleyene kadar ben susmayı planlamıştım. O ise sanki yola yeni çıkmış gibiydi. Karanlıkta bile hızını kesecek gibi görünmüyordu. “Karanlıkta yolumuzu kaybedebiliriz, istersen devam etmeyelim” dedim. “Merak etme,sen yanımdan ayrılma yeter, kaybetmeyiz.” dedi. Gerekçemi bir çırpıda savuşturmuşdu. Çaresiz devam ettik. Nasılsa bir süre sonra yorulur, diye düşündüm. Ama nafile. Ay dağların üzerindeyken bunlar oldu. Artık yürümem imkansızlaştığında ay tam tepemizdeydi. Yine da önce durmak istemedim. Önce Mansur yürümekten vazgeçmeliydi. Olmadı. Arkada kalmaya başlamıştım. İstersem oturabileceğimizi söyledi birkaç defa. Bense yorulmadığımı, yürüyebileceğimi söyledim. “Tamam o halde,yürüyelim” deyip, aynı enerjiyle yola devam ediyordu. Bu lanet enerjiyi bu yaşta nereden bulduğunu merak ediyordum. Ay tekrar dağlara doğru inmeye başladığında ayaklarımın şiştiğini, dizlerimin artık beni taşımadığını anladım,tökezlemeye başladım. Sonunda durmamızı söyledim. Yolun kenarındaki çam koruluğuna kadar gidip oturduk. İkimizde uzandık. Öylece uyumuşum. Sabah Mansur’un sesiyle uyandım. Bir bez parçasının üzerine peynir ve ekmek hazırlamış. “Günaydın” dedim. Sana da, der gibi başını sallayıp yanıma oturdu ve yemeğimizi yedik. “Dün, canını sıkan sorular sordum galiba,özür dilerim.” diyerek yine soru sormaya hazırlanıyordum. Benden kolay kurtulamayacağını anlamış olmalı ki uzun uzun yüzüme baktı ve anladığım biçimde konuşmaya başladı. “Söylediklerimi şimdiye dek edindiğin birikimle değerlendireceğini biliyordum. Edindiğin birikimin beni anlamana engel olduğunu görmeni istedim. Çünkü ben yolyapanım istediğinde senin için de yol açmam bana tekliğin verdiği bir görev. Sana açmaya çalıştığım yolun ilk taşlarını döşemiş oldum böylece.” Yine karıştı kafam. Anlattıklarının inci taneleri gibi dizi halinde belki bir öğretiyi ifade eden sözler olduğunu anlıyordum. Doğru soruları sormam için öncelikle sakinleşmem gerektiğini telkin ettim kendime. Evet sakin olmalıydım. Bunları düşünürken “Evet,sakin olmayı öğrenmelisin önce” dedi Mansur. Bu adam beni çıldırtmak istiyordu galiba. Ne düşündüğümü nasıl anladığını sordum,sinirle. “Fark etmesen de biz seninle biriz. Tekliğin bir özelliğidir bu. Sana yolyapmamı söyleyen de teklik. Yöntemini bilirsen sen de başkasının ne düşündüğünü anlayabilirsin.” O’na tek kelimeyle güvenmiyordum,saçmalıyordu. Artık söylediklerine şaşırdığımı anlamasını istemiyordum. Duygularımı ve düşüncelerimi açıkça söylemek istemediğimi fark ettim. Mansur kim olursa olsun ben de bendim. Bütün bildiklerim bir işe yaramıyor olabilir fakat tamamen değersiz de sayılmazdı. Hayatımın anlamını yitirdiğini biliyorum. Mansur hayatımın düşündüğümden daha anlamsız olduğunu hissettiriyordu bana. Kendim yapabilirdim ama bir başkasının aynı şeyi yapmasına katlanamıyordum. Ne düşündüğümü bilmesi olanaksız olduğu halde neden bana öyle geliyordu. Bunu bilemezdi elbette. Yaşadıklarım beni çok hırpalamış olmalı ki böyle saçmalıkları aklıma getiriyorum. ‘’Ne düşündüğümü anlayamazsın,buna imkan yok... biz seninle aynı değiliz...sen başka birisin ben başka,beynimiz,kalbimiz ayrı...ben istemezsem senin bana ulaşman imkansız...’’ Haddini bilmesi onun için de iyi olur diye düşündüm. Gözlerini kıstı,yüzü sevimli bir hal aldı “Ne düşündüğünü elbette bilebilirim...sana söyledim...biz görünüşte ayrıyız ama kaynağımız aynı. Kaynağımızla iletişimi sürdürebilirsen sen de benim içimi bilebilirsin. Zaten birçoklarının olduğu gibi senin de asıl sorunun bu,kaynağınla iletişimin kalmamış.” Biraz kendimi toparlamaya ihtiyacım vardı. O yüzden sustum, yeni güne ve etrafa alışmaya çalıştım. Üniversitedeki doktoramı yapalı iki yıl olmuştu. Üstelik iyi bir Amerikan üniversitesinden mezundum,hayatım boyunca para pul gibi bir sıkıntım olmadı. Kendimi okumaya,gezmeye,görmeye vermiştim. Kendi alanım tarih olduğu halde bütün bilimleri inceleme fırsatım oldu. Bu topluma göre aslında arzu edilecek bir hayatım vardı. Ama geldiğim nokta hiç de arzu edilir türden değildi. Bunda benim payım da olmalı mutlaka. Yaşadığımız dünyanın bütün yükünü üzerimde hissediyordum. Bu ihtiyar neyin nesi, anlamam gerekiyor. Özsaygımı yitireli çok olmuştu,oysa ihtiyarı anlama çabam eskiden bir özsaygımın olduğunu hatırlatıyordu bana.
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
Pazar, Hazirane 3, 2007 - BİLGİ PEŞİNDE
İhtiyardan ne umabilirdim ki? O’nu tanımıyordum bile.Sanki bambaşka bir alemden çıkıp gelmiş de o alemin diliyle konuşuyor. O’na belki bir süre daha katlanabileceğimi düşünüyordum. Ama öncelikte eğer tabi varsa bir cevheri onu keşfetmeliydim. Bir ırmağı geçmek üzereyken “Mansur sen bana ne öğretebilirsin acaba?” dedim. Hiç düşünmeden yanıt verdi. “Sana benim öğretebileceğim hiçbir şey yok.” Nasıl olur böyle bir şey. Anlattıkları tam aksine daha önce duymadığım türden bilgilerle yüklü oysa. Bir alçakgönüllülük gösterisi yaptığını düşünerek “Tamam ama bir düşün bakalım,senin bana ya da bir başkasına öğretecek bir şeylerin olmalı,herkesin vardır başkasına öretecek bir şeyleri.”dedim. “Bak şu ırmağı görüyor musun? O kendi varlığının bilincinde olarak akıyor. Bu dünyanın ve bütün evrenin farkında olarak. Onun ayrılmaz bir parçası olduğunu biliyor. Ama sen bunu bilecek durumda değilsin. O yüzden sana öğretecek bir şeyim yok. Kaldı ki kimse kimseye gerçekten bir şey öğretemez. Benimle gelme nedenin buysa eğer yanlış yoldasın. Ben ya da bir başkası sana bir şey öğretemez. Bu seninle ilgili bir durum değil. Bu tekliğin bir yasası. Kimse kimseye bir şey öğretemez.” Onunla neden yürüdüğümü ben de bilemiyordum ama öğrenmek iyi bir sebep olabilir. Şimdiki hayattan keyif almayan halimin nedenini ve çözüm yolunu daha fazla bilgiyle aşabilirdim belki. Hayatımı hep daha fazla,hep daha fazla bilgi peşinde koşmakla geçirmiştim. Ama çok bilmenin ne zararı olabilirdi ki,dahası bilgi anlamaya engel olabilir miydi? Ona göre bu son derece normal bir durumdu. Çünkü yolcu olmayı beceremeyenler için edindiği bilgi bir yük haline gelip, gerçekleri perdeleyerek her şeyi daha da anlaşılmaz hale getiriyormuş. Öyle ya kendimi ve bütün alemi anlama çabalarımın beni sürüklediği yer mutsuzluk olmamış mıydı? “Bilgiyi taşımak herkesin yapacağı iş değildir”dedi. “Herkes taşıyabileceği kadar bilgi edinebilir. Daha fazlası rahatsız edicidir. Başka bir hale geçemez ise bilgisi kendisi için ölümcül olur.” Bütün aklım yine karıştı. Bilgi neden istenmeyen bir şey olsun? Bana bilgiyi kötülediği halde Mansur da bilgi yüklü biri değil miydi,o yüzden bilgi konusunda söylediklerine inanasım gelmedi. “Söylediklerime inanmıyorsun,çünkü sana göre ben de çok şey biliyorum.” Artık ne düşündüğümü nasıl olup da anladığını sormayacaktım. “Bilginin sonu yoktur” dedi. Onunla bu konuda sonuna kadar tartışmaya hazırdım. Bilginin iyi bir şey olduğunu,insanın karşılaştığı tüm sorunları bilgiyle çözebileceğini ve ancak bilgiyle önünün açılabileceğini savunacaktım. Bu konuda kararlıydım ve bu kararımı değiştirmeye hiç niyetim yoktu. Mansur’un düşünce sistematiği işte tam da bu noktada çökmüş olacaktı,doğrusu çok hoşuma giderdi. Ayrıca hiç de umurumda değildi. “Bence bu konuda çok yanılıyorsun,bilgisiz hayat devam etmez,bilgiyi bu kadar aşağılaman çok yersiz...” Yüzündeki ifadeden beni anlayışla karşıladığını çıkarabiliyordum. “Bak”dedi. “Sana bir soru. Bilginin sonu var mıdır?” “Yok elbette,bunu sen de bilirsin.”
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
Perşembe, Mayıs 31, 2007 - yanlış yollar ve ölüm.....
biz yanlış yoldayız diyemeyiz de ya yanlış yoldaysak. ne istersen söyleyebileceğini biliyorsun.belki bu yüzden bilginin çıktığı yer bi acayip. çatır çatır dökülüyor. yani olup bitenlerin ne olduğu bilinebilir hale geliyor.aslında hazinede kayıtlı. bilgi var aslında ama göremiyoruz. yoksa görüpte mi biliyoruz. uyanıyorsun işte uyanmak çok önemli bişey. yani savaşın çıkışına uyanıyorsun. peki savaş sana bulaşırsa yansız kalabilr misin? çatışma var diyelim. ve dışarıdan baktın. yansız kalmak için. ve yansız kaldın. bu bir kandırmaca. kafam karıştı yine. du bakalım karışsın. oh ne rahat savaş. en son savaş beş altı gün sürdü. demekki yansız kalamamışım ya da yansızlık mekanizmam çökmüş. hangisi. benim avantajlarım varmış meğer ben aslında savaşmışım. oysa pısırıklaşıp kenarda kaldığımı düşünüyordum ben. meğer bu arada savaşmışım. uğraşmışım. diyelim para adamı bozar fikri varya. o yüzden paradan hep kaçtımya. bulaşmadım hiç. ama şimdi paramın gerçekten ne işe yaradığını öğrenme fırsatı buldum. ve sanırım kayboldum şu an. ama şu kesinki kafaya vura vura doğru yolu bulmanı sağlıyor. ama şimdi para ne. neye ihtiyaç varsa para onun için. diyelim trilyonum var.ne yapmam lazım. örneğin ihtiyac yaratmam lazım. yaratılabilir mi . evet. şu bilgiden dolayı yaratamıyorum. çünkü iki bilgi biribirene uymuyor. ya ihtiyaca göre para ya da paraya göre ihtiyaç. ikisinden biri. diyelim bi gemim var ve dolaşıyorum. bunu yapmak için bana para lazım. diyelim yirmibin dolar. buldum ve denizin ortasına uzandım. bir yandan hüsnü klarnet çalsın. onu yaşadım. ve diyelim acayip hızlı araba kullanmak istiyorum. tamam oldu diyelim. ama soru yine aklımda ya yanlış kızağa binersem. korku bu. belkide kilidin ta kendisi bu. öyle bence. düşünmekten korkmak. şöyle diyor. kızağa binersem yanlış bir yola gidermiyim. gideceğim oraya ama ya yanlış yaparsam. | |
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
Salı, Mayıs 29, 2007 - onay görmek ve asilik üstüne...
öncelikle şunu çok iyi bilelim ki bu yazı... tamamen kendi istencimin ürünüdür.. yani burdaki tüm görüş,duygu ve düşünce tam olarak beni anlatsın diye yazılmıştır... bunun elbette bir garantisi de yok... ama olsunda istemezdim doğrusu... tüm notalarını bildiğin bir yolda yine de tedirgin yürümek hoş bence... dediğim gibi istek küs ister incin bu benim yazım ve tüm harfleri bana ait... kendimden ötede hiç bir hesap merciim yok.... okuyanlarda hani ne düşünür filan diye bir kaygı gütmüyorum... hiç ilgimi çekmiyor ne düşünüldüğü... hiç ama hiç... tabi muhabbet olsun diye olanlar hariç.. muhabbet olsun diye iset sorun da yok.....yani muhabbet dışı olanlar,yok efendim yanlış düşünmüşsün,yok eğri olmkuş,yok ne güzel olmkuş,amanda aman vs gibi şeyler istemiyorum... sende yapma zaten yapamazsın... o yüzden yapma.yapmazsın da zaten ... işte bu noktadan konumuza girebiliriz...... tam yeri.. senden bişey istedim.. neresinden konuşursak konuşalım bunu nsonu onayylanmaya varıyor.. evet .. hangi açıdan bakarsak bakalım... biz birbirimeze dönüşemeyceğimize göre... sonuç hep aynı ... onay beklentisi... ötesinde ne konuşursak konuşalım bunu yalan olduğunu ikimizde bileceğiz ve bu bizi bir olmakan alıkoyacak hep.. diyelim bunu geçtik yani sakin geceyle fırtına bir oldu... gelmek le gitmek kadınla erkek.. tüm bilmecelerine rağmen bir oldu.... öyle ya bunu arıyoruz ya... hazırmısın,yan iyok olmaya.. öyleye sevmekle bir ve aynı şey değilmi... yani sevdiğim an yok olamayacaksam bu sevgini ne anlamı varki.. ben hala bu dünyada kalacaksam ne yapayım öye sevgiyi... ne yapmalı... sevilmekle onay beklemek ne kadar da karıştırılır... lütfen beni onayla çünkü seni seviyorum... seni onaylamak istiyorum,sevgiye açım,,onay görmeyeli çok oldu....beni ne kadar onaylıyorsun... şimdi şunu açıklığa kavuşturalım.. kimseden onay istemiyorum.. senden de hele seni seviyorsam en çok da senden onay istemiyorum.. o kadar kendinde bir şey yaratmalıyım ki... seni dibinden söksün ve götürsün. akıl almaya ihtiyacımız yok... ne kadar geçmiş yaşantın varsa hepsini atmadıktan sonra.sana bunu yaptıramadıktan sonra.. yerim böyle edebiyatı... yazarlığı.. ben tüm kilitlerini senin onayını almadan kıramayacaksam yerim öyle aklı... acemilik işte... senden beklediğimin ne olduğunu hiç bil istemiyorum.. ne yapıp yapamayacağın konusunda eğer ki bir fikrim olursa sana olan tüm ilgim uçup gider. bunu bil. ama bilip bilmemen de hiç umurumda değil.. yani oluş şeklini bozan herhangi bir müdahale sevgiyi mahvedebilir. bu kadar ince bir ipe bağlıyken nasıl huzurlu olunur. işte yani bir acemilik sahası daha. buyur, yoksa farkında olduklarının hiç bir anlamı olmadığını gördüğündeki gibi bir acı duyarsın. bu bir tehdit değil tabi. düşüncemi söylüyorum. biraz sert ama böyle. tüm bunların ötesinde tamam itiraf şu olabilir... buldum onu. benim bir niyetim var. nasıl ve ne şekilde oluştu bilemiyorum ama bir niyetim var. ne olduğunu söyleyemem tabi. ama ben biliyorum. yani tüm bunların anlamı da bu sanırım. yani yazmalar,anlatmalar filan bu demek. işte bir acekilik sahası daha.. tüm bunları bilerek. nasıl asi olunur. yani işin içinden çıkmak şöyle mi acaba: herşey eşittir. evet sen ne söylersen söyle ya da ne yaparsan yap diğer söylenen ve yapılanlar dünyasında onlardan biri olacaktır. o kadar.asiliğin pabucu da bu kadar işte. yani asi olmayı da kendi emellerimize alet ediyoruz.. yazık...
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
Pazartesi, Ocak 29, 2007 - öteden
okuma yazma bilmezdim,öğrendim... sonra bu aralar neden garip bir haldeyim diye baktım..görünenler hiç güzel değildi.... bir takım güzelliklerin azıcık uzağındayım,bilemiyorum...bunu yorumlamak haddim değil belki ama bu benim deneyimim olduğuna göre gelenleri gidenleri de ben yorumlamalıyım... ötede ne olduğunu anlatmaya çalışacağım.. başarabilir miyim bilmiyorum... hep bir olma arzusu var,her ezberinin bozulduğu,gerçekten iyi olmak istediğin bir durum... öğrenmek ya da bilmemenin hiç bir önemi yok... herşey yoluna girer mi bilemiyorum..yani dönüş mümkün mü onu anlayamıyorum.. orada söylenen ne varsa anlamak istiyorum...ama nafile.herşeyin yoluna girdiği bir ortam. hepimiz aksini biliyormuşuz meğer.. hepimiz.. kimsecikler tersini iddia ettiğinde gülmek için... gülmek için tek sebep bu olabilir belki.onun dışında hiç birşey için gülmek gerekmez. a gate now... bunun anlamı ne ki diye kendini yormadan... hiç korkmadan... uçmanın tadını bilmeden,yaşamak.... ama bilirsen.. hiçbirşeyin önemli olmadığı bir söz ya da davranışın kendinden öteye bir anlamı olmadığı bir yer.... nasıl olur bilemiyorum.... afrikadan aldıkları askerlerle savaş kazanan bilmem irlandalı bir sığır çobanının mutluluğu ne kadarsa o kadar mutlu olma hakkı. bu hakkımız var,ama kullanmamakta da fazda var... tüm savaşılmaya değer ne kadar değer varsa hepsini gömmenin sırası diye içinden bağıranları hiç susturmaya çalışmıyorsun ki. gülmenin güldürmemin,hele birlikte gülmenin tadını her seferinde kendinde saklı tutarak gülmek...... edbiyat yapmaya kalkıyoruzya bazen doğrudan maksada gelsek diyorum.. hani edebiyatı kendi salaklıklarımıza alet etmeden, onların tuzağına düşmeden. oysa düşüyoruz. edebiyatın taşeronluğuna razı geliyoruz... yani şöyle... elisa, sol tue moi.. keşke senin dilini bilseydim.. ama nafile, bu arada yazacağım tüm şiir ve hikayeleri sana ulaşmak için yazdığımı tüm okuyanlarıma anlatmalıyım..oysa onları edebiyat olsun diye yazmıyorum,ya da takdir görmek için.hiç istemiyorum. bunu hiç istemiyorum .. hatta dünyada yaşadığım unutulsa,kimsecikler hatırlamasa bunu. neyi ne kim... ne zaman yaşamış bilinmese. hatta ben bile yaşadığımı bilmeden yaşasam.. öylesine. otlar gibi... yada balıklar gibi.... yani olmasam. olmasam.. neden zira sana ulaşamıyorum. o yüzden edebiyat yapıyorum...şiir,resim,romanlar vs. bunların kendisini yapmak istemem,hiç hemde hiç,çünkü sanat oluyor ve sanat olunca kendi peşinde olduğum konuyu kaçırıp kendi sanat derdime düşüyorum... sanat gereksiz... bazıları yapabildiği için evet herkeste olan şeyin bazılarında ortaya çıkması bu... oysa hepimizde var.. ve uyuyor.. ne kadar yaralıysak o kadar yapabildiğimiz bir şey haline geliyor... ne kadar yaralıysak o kadar sanatçı oluyoruz.. tabi piyasalar devreye giriyor bu noktada.. acılarımızı yaralarımızı piyasaya sürmek için sırada bekliyoruz... onları piyasalaştırıp ulaşamadığımız sevgiliden intikam alıyoruz. onun haberi bile olmadan. niye çünkü o bize onay vermedi. zaten onay verseydi sevgilin olurdu... vermedi işte... o kadar.... bundan sonrası edebiyat oldu..... bu kadar rezil bir anlamı varmış meğer edebiyatın... yani şu yazıların çizilerin............ yani ben edebiyat yapmak istemiyorum.. alın bunu elimden,kim alabilir ...kim... işte yine aynı soru... kim sorusu... kim... bu bir soru olsaydı bile bizim yanıtını aramakla meşgul olacağımız bir soru mu olurdu diye düşünüyodrum.. madem bu kadar akıllıyız bunun yanıtsız bir soru olduğunu nasıl bilemeyiz.. nasıl bilemeyecek hale getirilmişiz... yazık.. yazık... olsa olsa işte böyle olur... yani web ehline edebiyat.. işte şu an yaptığım gibi... yazsın dostum yine yazsın.. tüm orijinallikler gibi o da benim orijinalim değil mi.. tamam biraz alıngan filan ama insanın kendine gelmesini sağlamıyor mu....yani alıngan. olsun diyorum ben... olsun
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
Pazar, Eylül 17, 2006 - başlıksız yazı
|
Olmazları oldurmaya çalışmaktı aslında bizimkisi(!) Her gidişin ardından gelişleri kocaman alkışlarla karşılamayı bir övünç bilirdik. Halbuki bunun bir avuntu olduğunu, tabiri caizse züğürt tesellisi olduğunu, kimse aklında çıkaramıyordu. Biraz komiktik hepimiz, biraz trajik. Dram tadında bir komediydi. Gülmek ve ağlamak repliklerini hep karıştırırdık, sevgiyle nefreti karıştırdığımız gibi. Yalanla doğru arasındaki ayrım yapılamazdı, siyah ve beyaz gibi birbirine bu kadar zıtken! ! !
Kaçışlarımız da komikti, Yeşil Çam’ın o renkli edaları gibi… Gidebilirsen giderdin. Bir daha dönmemeyi göze alabilirsen tabii. Kahkahalarla hıçkırıklar birbirinin içinde kaybolurdu. Bir silgi var mıydı acaba hayatın kırıntılarını ortadan kaldırabilecek ya da bu sorunun cevabını bilen? ..
“Git, gidebildiğin yere git” git diyordu Ümit Yaşar. “Ufukta bir çizgi gibi gördüğün dağlara, Rüzgârın iyot kokularını taşıdığı denizlere git…” Ama bunu yapabilen çıkmamıştı henüz. Ne kendinden ne de etrafındakilerden kaçabiliyordu insan. Sadece kendini kandırıyordu kurduğu hayallerle. Pembe panjurlu ev olmadı hiç bu hayallerde. Simsiyah bir göktü yalnız! Şimşekler çakıyor, düşen her damla insanın beynine işliyordu. Her damla yolda açtığı yarıklar gibi izler bırakıyordu insan beyninde ve unutulması imkânsız yaralar yüreklerde…
Şimdi “gitme” zamanı dendiği an kalışların en uzununu başlatıyordu. En yakın “gitme”lerse bir daha dönmemecesine oluyordu. |
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
Cumartesi, Temmuz 1, 2006 - yorum...
çıktın,çıktın... yine çıktın... çıktığın dalın en ince yerine geldin... şimdi yürü ya da dur.... geçerken gördüklerini yazmışsın.. ama ilgimi çeken yazdıkların değildi ilgimi çeken yazmadıklarındı,yazmadıklarını yazabildiğini düşünsene,buna kim katlanabilki acaba diye mi yazmadın.Yani yine bizleri düşündün öyle mi. buna inanmak isterdim. Ama inanmamı engelleyen bişey var.Şu anı planlamış olsaydım acaba,geçmişimi de planlamış sayılmazmıydım ve doğallıkla geleceğimi de. ki ben geleceği bilmiyorum. bu nasıl olacak. Yani anı planlamış olsaydın sen ki hiç ihtimal vermiyorum. artık kabullenmişlerdensin sen. ama bunun edebiyatını yapabilecek kadar dürüs,o kadar. yargılamak değil amacım.. gibi saçma insan tavrı sergilemeyeceğim, yargım şu ki yaşadığını edebiyat yapıp bundan varolmak güzel bişey değil... yazmadıkları iki satırda anlat,anlatabilirsen tabi.. işte o zaman daha derinden gidelim... bu bambaşka bir düzeyde mesaj içermez,bunu baştan söylemekte fayda var,zira kadınız ve tüm yazdıklarımız bu yüzden belki.. yırtamazsın...kimse yırtamaz,...anlaşılabilir bu hatta bilinebilir bir durum olduğu için insan olma yolunda bir duraktır sadece(affedebilme durağıdur bu). durulur yani,duraklar bunun içindir. ama aslolan yoldur,bunu yaşamalı... yani ahkam şudur doğru budur. aslolan yoldur,durak vardır. karanlıktan önceki yansımalar,karanlık,bitiş,aydınlık vs böyle döner hayat, neden sadece karanlıktan önceki ışığı görürki gözlerimiz. ötesi de var. ötesi,daha ötesi.. bu çeğrim,devirdaim,siklus böyle devam eder.. buna şaşırmanın bir anlamı var siklusun bir önceki anlamı hala hafızada tazedir,yenidir. bir önceki anlamın diliyle konşulur. oysa artık karalık başlamıştır. ve beklentisiz bir tek tabananca hangi bedeli öder bir önceki anlamı unutmak için. yani unutalım ki olduğumuz andaki duygu ne ise onu yaşayalım. bi bizi varlık sahibi yapar,varoluruz. Dikkat edersin okşar gibi incitmiyorum,doğrudan incitiyorum,sebep söyleyerek, bir tür geri bildirim. bildirme gereği duydum. yani yorum yapıyorum....hep diğerleri yapmış nedense.. kim bu diğerleri,sen şimdi hemen beni de onların arasına atarsın,bir tür gardiyan olarak,ömrümüze diğerlerini hapishane yaparak,benim ömrüm diğerlerinin hapishanesi diyosun yani.. onları sana ihanet ettikleri için,acı çektirdikleri için,tek tabancalığa zorladıkları için,güven vermedikleri için hapse attın öyle mi.. yargıladın vs..bu uzun bir iş. bi kadar zamanı nereden buluyorsun anlamıyorum. hani bunu yapmak yerine doğrudan yaşama dalsaydın keşke..hapisane de yer vardır,mutlaka vardır,hayat istediği gitmiyor diye buna neden olduğuna inandıklarını hapse atarak geçirilmiş bir ömürden mahkumlara da gardiyanlara da hayır gelmez ki... o sırada tekinsiz bir gecenin dumanıyla birlikte A.Quın geçer,ama geçen Gece Yarısı Kovboyu da olabilir. hııı ama biz farketmeze bağlamışız. o ayrı....çok ayrı ve tabi biraz dolaşıp hava almak mümkünse kimseleri incitmemek lazım... ama kendini de ama yapacaklarını yapmadan geri durmayarak. mümkün. evet mümkün.. ki yakışan budur. geçen ol ya da bakan ol.. sahi bakan olsan da bu tür sorunların bunu da bildiğimize göre daha özgür düşünebiliriz. değil mi. daha özgür olunca hapishane lerin bir anlamı kalmaz.. sal gitsin anasını satiyim herkesi sal... valla bak.. tüm mahkumlarını serbest bırak sende özgür olursun... o zaman biraz daha derin mevzulara girebiliriz.. girelim yani.. aslolan budur... | Yorum yaz! |
Salı, Ekim 31, 2006 - Affetmek ve incinmek | Yazan: hurkelebek (195.112.151.2) | "yani nefret ya da kin ya da tüm kötü düygular... sonuna kadar yokolmuyor...
yoketmeye de gerek yok.... birazı kalsın hafıza için iyidir,geri dönüşlerde yol haritası olur onlar" diyorsun ya bir önceki yazında sonra da affedebilme duraklarını konduruyorsun bu yazında da... Nefret ya da kin tutmak eyleme dökülmedikten sonra yani onu gerçekleştirecek bir şey yapmadıktan sonra pasif bir eylemdir ki bu da demiş olmak için demenin ötesine geçmez.. Yani hani derler ya dilindeyse sorun yoktur bence tabiii... Yoksa bilerek birine nasıl kötülük yapılabilir ki?
Tüm mahkumları serbest bırakma meselesine gelince.. Zaten zamanı gelince her mahkum artık bize hissettirmeden kendisi çıkıp gidiyor yoksa başında öyle anahtarıyla bekleyen bir gardiyan yok.. Sadece biraz zaman ve hazmetmek meselesi.. Sen onunla eskisi kadar cedelleşmiyorsan, hatta zaman zaman onun iyi taraflarını düşünüp duyumsayabilirsen ve de onu öyle kabul etmeye başlayabiliyorsan tüm içindeki bahanalere rağmen o da hissediyor bunu ve zamanın geldiğini anlıyor ve çıkıp gidiyor usulca... Benceöyle.. Bence İncitirsen birini dalga dalga yıllar sonra, bir başkası mecburen seni incitir... seversen, dalga dalga, yıllar sonra,
biri gelir sever seni... " Derin muhabbetler yapabilmek için derin hissedişler var mı? Bunu bilebilir miyiz? Sen biliyor musun cevabı kimde? Ya sadece sana göre ve bana göre ya da bir başkasına göre biçim değiştiriyorsa nolacak... | Bağlantı Düzenle Sil |
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
Hakkımda
huanmatus
Arkadaşlarım
• Blogcu Yardım
|